7.3 C
Antalya
3 Mart 2026
spot_img

Aslanlı Yoldan Anıtkabir’e; Memleket Kumaşı

Yazar, şair ve anlatıcı Sunay Akın Kepez Belediyesi’nin Forum Kepez etkinliği kapsamında 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü’nde Antalya Kütüphanesi’nde okuyucularıyla buluştu. Akın, Anıtkabir’in Aslanlı Yolunun hikâyesi ile Atatürk’ün vefat gecesine dair anlatımlarda bulunurken, edebiyatın toplumsal bellekteki önemine dikkat çekti.

“Sınırlı olan şey unutulmaya mahkumdur”

Kendisine neden edebiyatı tarihin bile önünde tuttuğunu sorduğumda,‘tarih, evet sana geçmişi kronolojik olarak sıralar gösterir evet belki de hangi acıların yaşandığına dair bir empati dahi yaptırabilir fakat bu bir yere kadardır. sınırlı olan şey ise unutulmaya mahkumdur. Edebiyat öyle mi? Direkt insana odaklanır, Kurtuluş Savaşı’nı hepimiz biliriz öyle değil mi, verilen mücadeleyi alınan karar ve kongreleri ama kaçımız Türk kadınlarına tecavüz ederken yakaladığı işgal kuvvetlerini öldürüp ülkesinden sırf bu yüzden sürgün edilen kahraman Polis Cemil’i hatırlarız ya da kaçımız İngilizlerin İstanbul’da yer altı hapishanesine tıkıp işkence ettiği Kuvay-i Milliye yanlısı vatandaşlarımızı hatırlarız ki? İnan bu sayı çok azdır çünkü unutturmaya çalıştılar ve başarılı da oluyorlar. bu canımı çok yakıyor işte bu yüzden edebiyat ve insan bütün gerçekleri en saf haliyle yansıtır ve işte o zaman kimse bize gerçeği unutturamaz” diyerek sözlerini tamamladı.

“Neden zürafa değil zebra değil de aslan?”

Ardından söyleşinin de konusu olan, ulu önderimizin ebedi istinatgâhı olan Anıtkabir’le alakalı merak ettiklerimi soruyorum. “Peki Sunay Hocam” diye girdiğimde gözleri yine bakarken ışıyor, yanaklarındaki gamzeleri masumca çukurlaşıyordu, “Aamızın huzuruna çıkarken upuzun yürüdüğümüz aslanlı yolun aslanları nereden geliyor anlamı nedir?” sorumun bittiğini anlayınca aramızda kısa bir sessizlik oluyor ve yüzündeki ifade birden derinleşiyor, gözlerine ise düşünceli bir hal yerleşiyor. “Bende sana bir soru yönelteyim o zaman” deyince memnuniyetle karşılıyorum kendisini, “Neden Aslan bunu düşündün mü neden bir zürafa değil zebra değil de aslan? Bana kalsalar ben zürafayla donatırdım o yolu ama öyle değil işte bir hikayesi var bak dinle” deyince oturduğum iskemleye adeta mıh gibi çakılıyor, gözlerimi Sunay Hoca’nın üzerinde dört açıyordum. “Aslanların tarihi çok eskilere dayanıyor, bu toprakların en eskilerine Mezopotamya’ya kadar… Aslan aslında bir Hitit sembolüdür yani bu topraklarda süregelmiş en eski Türk sembollerinin başında gelir aslan. Hitit uygarlığının yaşadığı topraklarda bu aslan kabartmalarının yanında başka bir şey dikkatleri çekti bak burası çok enteresan o neydi biliyor musun?” kelimelerle oyuncak gibi oynuyor, her cümlesinde beni kendine kenetlemeyi başarıyordu, “neydi hocam” deyip karşılık verince, “Bir ok değil, bir mızrak değil, bir yay ya da bir sapan değil; bir saz ve sazın sapında uzunca bir ip, ilk gördüğüm o ipin manasını çok merak ettim ama sonradan anladım ki en eski Türk müzik aletlerinden biri olan saz Hititler’de asla yere konmaz, bir kutsal sayılarak daim duvarlara asılırdı, buradan yola çıkarak Aslan ve sazın iki sarsılmaz Türk motifi olarak karşımıza çıkıp bu toprakların en eski uygarlığına bir gönderme olarak, biz buradaydık göndermesi yapılarak aslan tercih edilmiştir.” Aralıklı taşlara takılıp düşmemek için kafamı önümüzde yürürken, ataya her bir adımda daha da yaklaşıp o atmosfere kapılırken bizlere eşlik eden aslanların böyle büyüleyici bir hikayesi olduğunu bilmiyordum ve elbette öğrenmiş oldum onu Sunay Akın gibi usta bir isimden. Usta yazarın biraz acelesinin olduğunu, yetişmesi gereken bir uçağının olduğunu öğrenince son sorumu yöneltip yöneltemeyeceğimi soruyorum kendisine. Daha önceki karşılaşmamızın şerefine beni asla kırmayacağını söyleyerek yüzündeki tebessümle kabul ediyor ve ben de vaktini çalmadan derhal soruya geçiyorum.

Atatürk’ü çocuklara bir kar küresiyle bile anlatabilirsin

“Sizce, yeni nesil Atatürk’ü bilecek mi, onlara Atatürk’ü yaptıklarını nasıl anlatabiliriz?” neşeli ama bir o kadarda iddialı bir kahkaha ile yanıt veriyor bana ve yavaşça kafasını kaldırıyor. “Atatürk’ü elbet bilecekler, kimler geldi kimler geçti unutturmaya çalıştılar ama çabaları yersiz kaldı çünkü Türk halkı acısında, mutluluğunda, zaferinde mağlubiyetinde atasına koştu. Kundaktaki bebeğinden, evindeki dede ninesine kadar herkes bilir, bilecek Atatürk’ü. Çocuklar… Çocuklara ise Atatürk’ün Sivas Kongresi’ne kış ayında üstü açık bir arabayla giderken karlar içinde bir fotoğrafı var üşüyorlar, belki de bitap düşüyorlar ama çabalarına, güçlerine bu vatanın çok ihtiyacı var onlarda farkındalar. Benim imkânım, bir yetkim olsa alırdım yüzbinlerce kar küresi içine de bu arabanın maketini yapar bu öyküyü anlatırdım çocuklara ardından onlar evlerine koşacak evine annesine, babasına, kardeşlerine anlatacak ve gör bak bakalım bir daha o çocuktan Atatürk’ü, O büyük önderi çıkarabiliyor musun, her geçen gün onu daha çok özlüyor ve anlıyoruz…” deyip sözlerini tamamladığında tüylerimin diken diken olduğunu, gözlerimin dolduğunu ve ne kadar büyük bir gururla dolduğumu fark ediyorum. Kurucu önderimizi, başkomutanımızı ve ilk cumhurbaşkanımızı böyle şahane bir dille bizlere aktarıp bunları kendi diliyle hiç sıkmadan bizlere sunup röportajıma katıldığı için kendisine teşekkür ediyorum. Evet Sunay Hocam, her geçen gün daha çok özlüyoruz onu fakat anlıyor muyuz dersen buna bir cevap veremem sanırım zira onu anlamak için gerçekten o olmak gerekir bunu biliyoruz. Kulesinden ayrılırken, “daha geniş bir zamanda tekrar görüşelim, Atatürk’le ilgili konuşacak ve anlatacak çok şeyim var bu kadar değil” deyince hoş bir tebessümle ayrılıp memnuniyetle karşılıyorum bu sözlerini. Böylelikle başta Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm silah ve devrim arkadaşlarını sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz.

Haber: Musa Ünal

İLGİLİ PAYLAŞIMLAR

sosyal medya

739TakipçilerTakip Et
219TakipçilerTakip Et
207AboneAbone Ol

Son paylaşımlar